İki nokta arası

Paris’teki evimizin çatı katındaki odamda tepede duran dört pencereden bulutları izlerdim çokça. Ufacık su damlalarını içinde tutan ve her an başka bir şeylere benzeyen bu beyazlıklar ne kadar da büyüleyiciydi.

Oysa ben değil miydim yağmuru sevmeme rağmen onunla sıkça aynı zamanlarda ziyaretime gelen gök gürültüsünden korkan? Bir oyun oynardım kendi kendime: Üfleyerek yağmur olacak gelecek minik noktaları gökyüzünden ses çıkarmadan ve dans ederek düşürme oyunu.

Noktalar inerdi aşağıya. Ben de odamın tabanına bağdaş kurup oturur ve bıkmadan usanmadan o noktalarla resimler yapardım.

Dans dersi aldığım yıllarda da, sahneye çıktığımda da o zarafet anlarının izlerini bedenimde taşımaya çalışırdım çokça. Noktalar bana yol gösterir, nefesim vücudumun içine gizlenirdi.

Kendimi çok iyi hissederdim.

Sorbonne yılları mutluluğumu artıracak pek çok oyuncak sunmuştu bana. Sanat tarihinin içinde gezintiye çıkıyor, tanıdığım ressamların hayatlarının içine dalıyor, tasarımın ve yeninin içinde gezinmeyi ihmal etmiyordum.

Fransa ve Türkiye’de açtığım dört kişisel sergide, yaptığım işlerimle gittiğim şehirlerde içimde bir ses vardı ve bana bilmediğim bir yerden sesleniyordu. Ses tanıdık geliyordu ama kim olduğunu anlayamıyordum.

Bir gün anladım: Beni noktalarım geri çağırıyor. Bu sergimde onlara koştum, onlarla birlikte bulutlardan daha başka bulutlar yaratmaya koyuldum.

Ve size bir sır vereyim mi, gök gürültüsünün sesinden hiç korkmadım çünkü her noktanın başka bir öyküsü, noktaların bir araya gelmesiyle yarattığı bambaşka bir dünya vardı önümde. Şimdi sizler onların birleşip size seslendiğini duyuyorsunuz ama benim ufacık tek tek noktalarımla tanıştığınızda, sizi nerelere götüreceğini ben bile bilemiyorum.

  • Date April 2016